26 Nisan 2010 Pazartesi

23 nisan henüz aklımızdayken...


BİR İLKÖĞRETİM OKULUNUN YIL SONU TEMSİLİNDEN İZLENİMLER

1-okul bahçesi anfi tiyatro oldu tabigiriş kapısı sahne açılırken sorun çıkaran bir perde ışıklandırma fena değil müdür beyin konuşması her zamanki gibigözlük yardımıyla kağıda yazılı metni okudu samimi ama beceriksizce şükür bu sene kısa sürdü. kaymakam bey yine koltuğunu degiştirerek gıcıklıgını gösterdi. ilgi muazzam herkesten okula 100 liracık bağış alınsa diye düşünmeden edemedim.

2-koronun sunduğu halk türküleri güzeldi öğretmen bey ve saz arkadasları da ama ses düzeninde saz çocukların sesini yutuyordu her zamanki gibi ve zamanla bunu hallettiler. ortada mikrofon tutan delikanlı sağ yanındaki kıza mikrofonu tutmak da ısrar ediyordu sol yanındakinin bütün ısrarlarına rağmen. sağ taraftaki kız kırıtıyordu oğlan kıza vurgun mu ne. sol cenahtaki kızın sanat aşkı ise imkansızlıklar içinde boğuluyor. Delikanlı solo yaparken oldukça iyi sesli ama mahcuptu

3-araya şiirler ustaca serpiştirilmişti.monologlar diyaloglar ve küçük piyesler dengeli idi uzatılan bıktıran birşeyler yoktu solo konserlerde geçen yıl pop da vardı ama bu yıl türkü ezip geçmişti. hoştu çocukların seslerini duydukça çoşkularını gördükçe heyecanlanmak. 15 yıldır belediyelerin kurtuluş şölenlerinde harcadıkları parayı birkaç sanatçıya degil de okullara aktarması tezimin doğruluğunu bir kere daha gördüm ama ne yazık ki bu bir türlü yapılmıyor:(

4-ve gecenin ilk şoku ilk sürprizi: anaokulu öğrencileri şirinler kıyafetleri ile lacivert beyaz elbiseler kızlar kelebek kanatlı ve minik kelebek diye bir şarkı başka kelebek istemem ben kelebeğimi isterim diyorlar hem de rack bir dans şu rickinin Go go go sunu kelebek yapmışlar bir anda her yeri minik kelebekler sardı of aman Allahım

5-ben türküleri ezberimde tutamam ama hüdayda dan evreşe yollarına ağır havalara dek herşeyi dinledim zevkle ki bir kısmını bilmiyordum. halil ibrahim vardı galiba bir de türkü adı gibi hayli ilginçti yalnız izleyenler ne çok uydular ritme özellikle genç delikanlılar kenarlarda daire yapıp misket oynamaları inanılmaz güzeldi.

6-yıllar önce ilkokulda bir temsilde sakalcıklarımı derby ile yapıştırmıslardı. üç temsil vermiştik ve sıcak suda ıslayıp yüzümden çıkarırken nası canım yanmıştı. tıp gelişmiş, fen gelişmiş artık

7-ikinci sınıf öğrencisi kız yeğenim kendisinin 3 katı sazla bir aşık atışması yaptı ki of:)

8-bir çocuk yolculuk parodisi biri de kilo almak üzerine bir parodi sundu:) oglum bir parodide 6ncı sınıfı teftişe gelen bir müfettişti fena da oynamadı hani

9-gecenin ikinci inanılmaz sürprizi ana okulu öğrencisi minik ciguli idi yüzü mimikleri dansı ile binnazın playbackini dinlerken kendimizden geçtik.

10-halkoyunları ekibine sahne dar geldi kurtlarını dökemediler mahalli oyunlardı çoğu neden bunların düğünlerde oynanmadığını sordum yöresel dansları erkekler yaşatıyor oysa her düğünde en çok oynayan kadınlar ve onlarda populatiresi olan parçalarda

11-okullarda özgürlüğü görmek güzeldi 8 nci sınıfta ki çocukların öğretmenleri ile abla kardeş olmasını sevdim. Bazı öğretmenler bu yakınlaşmayı kapris konusu yaparken bazılarının bir ilkokul ögretmeninin ilk kez yakaladığı heyecanla ruhunun çocukluğuna delişmenliğine 8 nci sınıfları katık etmesi hoştu.

12-ve bir parodi geçen yıl gelin kaynanasını izlemiştik bu yıl komsuların hepsi vardı yöresel giyimler ve kadın konusmaları ile enfes bir diyalog bir eve misafir geliniyor inanılmaz güzel espriler dedikodular muskacılar büyücüler kayınvalide gelin kavgaları enfes bir kasaba kültürü %100 yansıtılmış herşey ve dedikodular içerisinde ilkokul müdürünün yıllar sonra kız gibi bir otomobil alması vardı ki izlerken müdür beyin yüzünü görmek isterdim:)

13-arkada tempo tutan gençlerin yükselen seslerine kızmadım bile diğer insanlarda gülümsüyordu hep düşündüğüm ama herşeyi ben mi yapacağım diyerek aklımda bir köşede kalan eğlence ve sanat kültürü eksikliği gözüme çarptı insanlar küçük yerlerde sanat ve eylenceye aç.

14-bir modern karagöz uyarlaması sundu iki genç kız Aylin adlı bir skeç hani herşeyi yanlış yorumlayan eskinin karagözü ve günümüzün hep söyleyecek aykırı bir sözü olan gençleri birisi üst kuşak ve kuşak çatışmasının ti lemesi Fırsat bulunca arada sahne arkasında öğretmenlerdeki telaşı izlemek de güzeldi.

15-ve ne çabuk büyümüş bu çocuklar dedirten görüntüler ve son sınıflardan ardışık parodiler 8 nci sınıflar ilkokula ilk gelişlerini canlandırdılar kocaman gençlerde mini önlükler "daha dün annemizin" zorla okula gelenler ağlayanlar annelerinden ayrılmak istemeyenler ve çişi gelenler:)

17- ikinci perdede büyüyen kocaman çocuklar arada bir öğretmenle bir öğrencinin saz ve mandolinle aşık atışması..

18-son sınıflar adına bir konusma sıkışır parodinin peşine zaman ilerler saatler 00:15 i gösterir uyku belirtileri izleyicilerde programın akışı belli degildir ve 8nci sınıflar okula seyirciye öğretmenlere teşekkürle veda ederler. el sallarlar sahnede.

18-arada parodiler türküler gecmiştir ama çıkacağından adım gibi emin olduğum gecenin yıldızı yılların büyütemediği ve eskitemediği assolist oğlumun sınıf arkadaşı o yetenekli küçük kız sahne aldığında seyircinin 4 de 3 ü gitmiştir..bile:(

19-ve sanatçı yüreğim yanar. kızın sesinde titreme ve ezikliği duyarım inanılmaz bir profesyonel o bozuntuya vermemek ister ilk defa öğretmenine bakar durgunlaşır. sesi ve yüz ifadelerini kollarım ah ne büyük bir organizasyon hatası seyirciye degil sanatçı yürekli o çocuğa yazık. derler ki çocuk büyüyor sesi degişmiştir sana öyle geliyor hayır derim ben bir sanatçıyım ve olanı anladım içim sızlar.

20-ikinci türküden sonra biter çocuğun sözü oysa 3-5 türkü derdi her zaman şimdi niye desin.sahne çıkısı onu aradı gözlerim minik kız geldi annesine sarıldı. anne anne kaç kişi dinledi:( kaç kişi izledi diye ağladı. ah o mavili kız geçen yıl pembe elbisesi şans getirmişti. Oysa mavi elbiselerle gündüz de program uzadığı için çıkmamış sahneye en son hüzün mavisi mi bu. azıcık bir samimiyetimiz olsa annesinden alıp sarılıp bağrıma basacaktım onu o daha minicik bi kız.

ve dağılır kalabalık yakın yol yürünerek gelinir.oğul inanılmaz uykuludur. herkes eve çıkar yüzlerde neşe baba pc yi açar ve geceyi klavyeyi eline alıp yazar save eder ve eve gider yatar uyur...

* haliyle eski bir yazıdır. kızımın ilkokul 8. sınıfından mezuniyetinde yazılmıştır. 23 nisan sevinci henüz dimağlarda yeniyken sizlerle yeniden paylaşılmıştır.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Masumiyet



Biliyorum bu yazıdan alınan birileri olabilir ama kimse alınmasın lütfen. Yazının ne amacısınız, ne de hedefi. Üstüne alınıp, durumdan vazife çıkaran olmasın diyerek gireyim söze...

Soru şu?
Kim bir yılana sarılıp, uyumak isteyebilir?

Her canlı doğuştan masum, her canlı iyilikten başka bir şey bilmiyor dünyada. Kötüyü de, korkuyu da, acıyı da sonradan öğreniyoruz. Hele insan yavrusu; her şeyi saf, masum bir güzellikle algılıyor. Ateşe elini korkmadan uzatabiliyor ve bir yılana sarılıp, uyuyabiliyor.

Geçen hafta bir arkadaşımla buluşup, yemek yedik. Arkadaşım ve sevgili yeğenini uğurladıktan sonra takıldığım Profilo Alışveriş Merkezinde oyuncak dükkânlarının birinde, oyuncak yılanlarda indirim vardı. Sanırım Erdil Yaşaroğlu’nun çizgileriyle meşhur ettiği engerekleri bir firma oyuncak haline getirmiş. Yumuşacık bezden rengarenk, çılgın yılanlar.

Birkaç Candy saç tokası ile oyuncak bir yılan aldım 3 yaşındaki kızıma.
Sağ olsun kızım, bana çok teşekkür ederim diyerek sarılabilmek için, her yolculuk dönüşünde mutlaka bir şeyler getirmemi bekler.

Aslında kızına yılan hediye eden bir baba olmak istemezdim. Çünkü takıntı hastalığım var. Buna psikolojide sanırım Obsesif Konpulsif diyorlar. Her an kötü bir şey olacak korkusu, kapıyı, pencereyi defalarca kontrol etmek, simetri saplantısı vs. Meraklısı Google’a girip öğrenebilir.

Bu konularda en ufak bir şeyde herkese kızıp, fırça atarken tuttum kızıma oyuncak bir yılan aldım. Eve getirdiğimde eşim ve büyük kızım korkmasına rağmen küçük kızım yılanını çok sevdi.
Beline boynuna doladı, kuyruğundan tutup sürükledi. Sofrada yanına kıvrılıp, oturttu ve bana bol bol çok teşekkür etti.

Dün gece hava çok sıcaktı. Uyku tutmamış. Ben TV izlerken yanıma geldi.
“Baba yılanımı bulamıyorum. Sarılıp yatmazsam uyuyamam ki”
dedi.
Gece yarısı evin içerisinde oyuncak yılan aradık. Bulduğumuzda onu sevip, aldı yanına. Sonra mışıl mışıl uyudu.

İyi ve kötü öyle iç içe ve karmaşık ki insan hayatında.
Yetişkin insan davranışları melekle şeytan arasında gidip geliyor. Oysa çocuklar çok saf ve masum.

Önyargısızlar. Bir yılana sarılıp uyuyacak kadar…

Erkan BAL
*melike serisinde geçmiş yıllarda yayınlanmış bir yazıdır.

Kötülük mektupları (Bir kitap tavsiyesi)


*********************
KÖTÜLÜK MEKTUPLARI
Ayse Önal
Milliyet Yayınları

*********************

Bir dönemin ve bir neslin geçmişiyle hesaplaşması ve acılardan yapılan bir kadın elbisesinin içtenlikle aktarımı.

Bir dönem 68 kuşağı ile birlikte çekilen acıların yıllar sonra  yeniden 80 lerde gözlenmesi. 68lerde yaşayan bir delikızın gözüyle "hücre" nin içyüzü. İdealleriyle birlikte insanların nasıl dejenere olduğu. özgürlük için savaşan insanların aslında nasıl birer despot olabileceğinin anlatımı. Bu despotizmi sezip kendini sıradanlık elbisesi giyerek korumaya çalışan bir kadının anne olduktan sonra aynı acıyı kızında tatması.

Toplumda sürekli baskı altında tutulan kadın kimliğinin tüm protest yaklaşımlara rağmen gelenekselleşmiş bir kaderi yaşaması. Yaşam tarzı haline gelmiş erdem ve öğretilerden soyutlanıp köksüz yaşamanın acıları, materyalizmin duygusuz ve güvensiz ortamında kaybolmuş vatansız kaçak türklerin değişen yüzü.

Çokta yabancı olunmayan bir döneme ait pişmanlıklar ve iç hesaplaşmalar eriyen insan erdemleri, ölümün soğuk yüzü ile birlikte toplumumuzda var olan "vurun abalıya" deyiminin acımasız geçerliliği.

Aile ve çocuk ilişkilerindeki eksik ve yanlışlar, hatalardan örülmüş ama sivri ve iğreti durmayan bir yaşamdan yazgıya rağmen kurtulma çabalarındaki başarısızlık ve acz.

Ve yazarın dilinden kitabın özeti:
"Kötülük sonradan öğrenilmiyor o küçükten ekilen bir tohum ve acılar çoğul gelen bir sağanak sevinçler ise küçük tekil heyecanlar yaşantımızda."

Tüm modernizmine rağmen bir döneme ışık tutan acılı arabesk bir şark anlatısı. "kötülük mektupları"


* kitabı sahaflarda 1 tl ye bulabilirsiniz. bildiğimce yeni baskısı yapılmıyor.

Melike'nin Japon arkadaşı

dsc01976

Melike'nin doğum günü için bir planım yok. Aile içinde kutlanacak bir doğum günü ve bir tek Japon arkadaşı olacak aramızda. 23 Nisan vesilesi ile hep birlikte hem doğum gününü hem 23 Nisanı kutlayacağız erkenden. Daha doğrusu 16-23 Nisan tarihlerini Melike'nin doğum günü haftası ilan ettik.

Sizler de 23 Nisan yazılarınızı hazırlıyorsunuz değil mi?
Melike'nin Japon arkadaşı ilginç bir çocuk. Hiç konuşmuyor desem yeri. Melike'den küçük. Su içip yemek yemek dışında, sesizce ortalıkta dolaşan tatlı bir çocuk. Melike onu o kadar sevdi ki; kendi elleriyle yem-eğini yediriyor. İşte küçük japon kız arkadaşımız:)

Ayrıca doğum gününde Melike'ye oyuncak bir dizüstü bilgisayarı almayı planlarken daha sonra kendi laptopumu vermeye karar verdim. Benim eski emektar bir Pentium 3 Compaq... Siyah bir kasası var. Üzeri Melike'nin resimleri ile süslü bir sticker sipariş verdim. Ayrıca üzerine bir iki çıkartma da yapıştırıp şenlendireceğim bilgisayarın kasasını diye düşündüm.
Sonra bu konuda sizlerden yardım istemek aklıma geldi. PC yi Melike için özel olarak zenginleştirmek istedim. İçine çocuklar için eğitici programlar koymalı. Özellikle internette çocuk eğitimi ile ilgili oyun linkleri vs.
Kuaför oyunlarını çok seviyor mesela. Bir de aşçı ve bebek giydirme. Ancak azıcık da eğitici oyunlara önem vermeli değil mi?
Sizlerden ricam bu konuda bana yardımcı olmanız. Öneri getirmeniz. Bildiğiniz program ve linkleri tavsiye etmeniz olacaktı.

Bakalım nasıl bir bilgisayar olacak bizim emektar derken, 5 yaşında bir çocuğa bilgisayar hediye etmenin bir bilgisayarcı olarak bile iyi bir fikir olmadığı kanısına vardım. Bilgisayarı onun için yine hazırlayıp, zaman zaman kullanmasına izin vermeyi planladım.
Peki ama doğum gününde ne yapmalı? Öyle ahım şahım doğum günü kutlama geleneğimiz yok. Ne yapayım, ne yapayım derken sevgili editörümüz Şebnem bir şey söyledi. "Hediye'nin ve kutlamanın önemi yok, bu günü unutulmaz yap." Çok hoşuma gitti bu söz...
Standart ama aynı zamanda çok özel bir doğum gününde bir baba ne yapabilir? Sanırım gün boyu mesaiyi aksatıp baba kız doyasıya eğlenebiliriz, bak bu iyi bir fikir..
Neyse.
Melikem heyecanla yattı dün akşam. Yine yatıp uyuyacak mıyız? Diye sordu. "Hayır, dedim artık 5 oldun sen. Yarın sabah 5 yaşında bir kız gibi uyanacaksın." 5 Parmağımı açarak görsel destek de sağladım sözlerime:)
Akşam öğrenmeye başladık 5 yaşında olmak ne demek. Gazoz SEK içilecekmiş, baba su katmayacakmış gazozuna. Anaokulu gündeme alınacak, geç bile kaldık. Çocuklarla evde daha çok konuşulacak ve herkes onu dinleyecek, onunla oynayacak.
Daha çok zaman, daha çok oyun.
Küçük hediyeler aldık ama henüz sürpriz. Pastasını kendi beğenmek istiyor. Evde yapılmayacak ve gidip alacakmışız iki katlı bir pasta. Bir kaç eğlencelik balon alırız belki.
Hay Allah bu doğum gününü anlamlı ve unutulmaz kılan ne olabilir. Ona bir şiir mi yazsam? İlginç bir oyuncak mı?
Düşündüm. Bugünü unutulmaz kılacak çok şey gelmedi aklıma. Hepsinden azar azar yapmalı ama en iyisi sevgimizi göstermeli, bıkacağı kadar hatta. Zaten hissettiği ailesinin onu çok sevdiği duygusunu doğum gününde ona çok fazlasıyla yeniden yeniden hissettirmeli...
İster 5 ister 35 yaşı kaç olursa olsun bir çocuğa verilebilecek en güzel hediye bu yoğun sevgiyi hissettirebilmek olsa gerek.

Melike Minem "Seni Seviyorum"
Seni Seviyorum
Seni Seviyorum...
Allah seni korusun ve bize bağışlasın ve sevdiklerini tüm insanlara...

/BABAN

17 Nisan 2010 Cumartesi

Aşk şarktır, şarklıdır



Bütün aşkların, klasik olmuş sevgilerin, masalların temeli şark'tır hep şark'lı konuşur ağustos böceği gibi şarkı söyler, ağlar sızlar.

ömrü arabesk acılarla geçer. garp'lı ise çalışır karınca gibi ne devletten yana ne de gelecekten yana korku ve kaygıları yoktur karıncaların. çünkü sistemleri tıkır tıkır işler. sevmenin de, aşık olmanın da biraz matematiği, kapitalist amaçları vardır onlar için.

peki karıncalar aşık olmaz mı? olur tabi ama karınca gibi. o yüzden insani değerleri de sevdaları da daha şehir, daha şekil ve menfaat kokar. onların arabesk acıları, gözü yaşlı sevdaları bizim kadar yoğun ve yorgun değildir.

oysa biz şark'lılar hayatı bir ağustos böceği gibi biraz tembel, biraz miskin ama bol acılı yaşarız. şarkılarımız ve sevdalarımız içimizi titretir gözümüzü yaşartır. bu sevda biçimi bir çok garp'lıya garip, anlamsız ve mantıksız gelir. oysa şark'lılar için aşkın mantığı yoktur. acı çekilmeyen gözyaşı dökülmeyen aşk bize göre aşk bile değildir. coğrafyamızdaki herşeyin kaderi gibi aşklarımız da hüzün kokar, sevdalarımız arabesktir bizim.

karınca kararınca dediğimiz bir aşkı yaşamaktansa, ağustos böceği olmak biz şarklıların şansıdır bir bakıma. ne mutlu karınca gibi çalışıp, ağustos böceği gibi aşık olabilenlere...

---------------------------------

* Hamiş: Şark=doğu, Garp=batı

16 Nisan 2010 Cuma

Ötekileştirmenin resmi boyutu: evler

farklı bir ötekileştirme biçimimiz var...
subay evleri... polisevleri öğretmen evleri.. kamplar kampusler..... hep uzaklaşmak için toplumdan.. işin güvenlik boyutu olsa bile...

6 Nisan 2010 Salı

beyaz köleliğin makus talihi


İnsan olmak önemli olan!
Bunu söyleyebildiği zaman, söyleyen ya da söylenen kişinin kadın ya da erkek olması hiç fark etmiyor.
Erkek doğası gereği fiziksel olarak kadından güçlü bir yapıda ancak kadında bir çok açıdan erkeklerden üstün özelliklere sahip.

Eşitlik göreceli bir kavram asla eşit olamayacağız denk bile olmamız mümkün değil. Bu gereksiz bir detay. Din, dil, renk, ırk, cinsiyet ayrımına gitmeden elbet bir gün farklılıklarımızla güzel olduğumuzun farkına varacağımızı umuyorum.

Neden eşit olmak zorundayız farklıyız işte ve bu farklılıklarımızla varız.
Eşitlik bizim insan olarak haklarımız güvencelerimiz ve özgürlüğümüz için gerekli bir kavram. Bu bilincin çağla da ilgisi yok konumuz biraz da demokrat olmayan yüreklerimizle ilgili. Babalar aile içinde diktatör değilse çocuklar elde etmek istiyor bunu olmazsa kadınlar.

Hepimiz güç sahibi olmak ve başkalarının biz gibi düşünmesini istemek gibi bir yanılgı taşıyoruz bazen. Oysa farklı tatlardır yaşamı güzel kılan. Anlaşamamak da benzer görüşler taşımamak da bir zenginliktir. Bir gün bizimle aynı fikirde olmayan insanları mumla ararsak şaşmayalım.
Amerika da sadece aykırı düşünen insanlara fikir üretmeleri için para verildiğini duymuştum. Çünkü bazen bize en aykırı gelen şey gerçek doğrunun ta kendisi olabilir.

Fert olarak barındırdığımız bu sakat mantık toplum olarak yapımıza baktığımızda da değişmiyor ne yazık ki. Yarının diktatörlerini evde anneler yetiştiriyor. Bu garip kısır döngü olmasa bu gelin kaynana diyalogu sonsuza dek sürer mi. Ben üzüldüm o zaman yeni gelen de üzülsün. Acı ve çile de eşitlik beklentisi. Kadının kadına zulmetmesi bir bakıma tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıktı diyaloguna benzer bir kısır döngü de sürüyor. Böyle olunca da erkekler neden saltanat sürmesin ki.

Bu algılama sorunumuzu aile içinde çözmedikçe ülkede de çözüleceği yok. Hepimiz gönüllü
ve itaatkar köleler olmak üzere yapılandırılıyoruz kadın ve erkek demeden içimizde de korkunç bir diktatör olma arzusunu büyüterek. Elimize fırsat geçmesini bekleyerek.

Her ne kadar ülkede yasaları yapanların çoğu erkek olsa da konu erkeklerin yasa yapmasından çok yasa yapıcıların da bu konuda çıkarcı davranmaları bugün bana yarın sana kuralını es geçmeleri. Bir tek kişi bile zarar görecekse onu kayırmak yerine yasalarda bile bile kendi çıkarlarını gözetmeleri. Kısaca zayıfı korumak yerine güçlüden yana olmalarında yatıyor.

Sorun yasalarda değil insanların beyinlerinde ve yüreklerinde çözülecek bir gün elbet.
Umudum beyaz köleliğin de tarihi ve talihi değişecek bir gün...

3 Nisan 2010 Cumartesi

Şiirin ve şairin ruhu üzerine analizler



Uzun zamandır yazmak istediğim, ama buna rağmen çekindiğim bir konudur:
Şiir. Şiir yazmak değil; çünkü şiir söz dinlemez, yazayım deyip yazılmadığı gibi, yazmak istemeseniz de kapılarını kendi açar, yolunu kendi bulur ve bir kaynaktan sızan küçük bir akarsu gibi yeryüzüne çıkar...

Şiir konusunda bir analiz yapmak haddime düşmez.
Ahkam kesmek, benim işim değildir. Çünkü şair ruhu zaten dalgalı bir denizdir. Bunu en iyi bilenlerler de şairleri tanıyanlar ve bizatihi şairlerin kendileridir.

Yazmak isteme sebebim, bu makalenin öyle bilimsel bir makale olmayacağı. Altının bir kaynakça ile doldurulmayacağı. İster tembelliğime verin, ister cahilliğime; ben, şairi ve şiiri ruhumun algısı ile analiz etmeye çalışacağım hepsi o kadar.

Bu yazı dizisinin bir giriş, gelişme ve sonuç bölümü olmayacağı gibi; bu, planlı bir yazı dizisi de olmayacak...

Hatta şair dostlardan yorumlarıyla katkılarını beklediğimi belirtmek de isterim.

Şimdilik ikinci yazıya kadar kalın sağlıcakla...

Erkan BAL



not: belki de bu yazı hep yarım kalacak...