30 Kasım 2009 Pazartesi

Gülü solana, seni ölene kadar

 

Yukarıdaki satıların sahibine haksızlık etmeyelim ama, ciklet şairciliği ya da cep telefonu şairliğinden kalma gibi duran bu satırlar kimbilir kaç delikanlı tarafından sevdiklerine söylendi.

Malesef içinde yaşadığımız çağın algısı bu kadar "gülü solana kadar "harç bitti yapı paydos" türü bir sevgi. Madde temelli bir bakış açısı ama ilk bakışta hepimize yüceltici sözler gibi geliyor değil mi?

"Seni ölene kadar" yani herşey "senin ölümünle" sınırlı sevgili. Öldün mü, kusura bakma hayat devam ediyor. Harç bitti yapı paydos.

İyi Allah'tan seni "hasta olana dek" denmiyor. Bu tip örnekler de var toplumda. Adam yıllardır birlikte yaşadığı eşini, çocuklarının annesini hasta oldu diye terkediyor. Ya da kadın kocası çalışamaz hale gelince bırakıp kaçıyor.

Sevgiyi "ölümsüz kılacak" şeyleri öğretmeli bu günün gençliğine. Ruhu sevmeyi öğretmeli. Kaşından gözünden ilham almayı sevdiğinin. Nefesinden, gülümsemesinden hoşnut olmayı. Gülüşüne dünyalar değişmemeyi...

Ve bazen hiç kavuşmamayı... Mahşerde kavuşuruz" diyerek sevebilmeyi de.

Öğretmeli ki dün "gözlerine metfun oldum" diyen sevdalılar bu gün "ne güzel göğüslerin var" a indirmesin sevdaları.

90 60 90 sevilmesin insanlar. Sevdiğinin tenini sevdiği kadar, terini de sevebilsin. Bir parfüm şişesine mi aşık oldum ben diye kafasını vurmasın aylar sonra..

Her sevda belki beyinde başlar ama ruhta tamamlanır. Sadece arzularla kamçılanmış aşklar, sadece insan bedenine olan tapınmalar gün gelir biter... Ancak ruh hep canlı kalır.

Ölsen de, ölse de sevdiğin hala sevilir, hala seversin. Hatta bir başkasını sevse bile...

Öyle olursa gülü solduktan sonra da seversin, kuruyup gitse de defter yaprakları

arasında da seversin. Çünkü o senin sevdiğin güldür daima.

Selüitleri ile de, kirli sakalları ile de, ağız kokusu, dökülmüş saçı ve bir gün elinde bastonu ile de sürer sevdan...

Titreyerek tuttuğun elleri ellerinde bir söz fısıldarsın kulağına "kader ayırsa bile, mahşerde buluşuruz"

Erkan BAL

29 Kasım 2009 Pazar

Katil katledilir, katledilmelidir



Adı her neyse.
Töre-rist saldırı ya da değil.
Kız Dayıoğluna gelin gidecekti amcaoğlu aldı diye 45 kişinin öldürüldüğü bir düğün. Kimi koruculuk sistemine suç buluyor kimi töreye, kimi toprak kavgasına ama ortada 45 kayıp can var. İşin özeti dünyanın neresinde olduğumuz ayan beyan ortaya çıkıyor. Hala kırılamış cahillik ve feodal yapı. AB'ye bizi neden almıyorlar diyenlerin kulakları çınlasın.
Siz olsanız bizi alır mısınız?

Ülkemizde belediyeler halk yararını düşündükleri iddiası ile sokak köpeklerini öldürüyorlar. Ya zehir ya geceyarısı susturuculu silahlarla bazen de barınaklarda açlıktan birbirlerini öldürmelerine göz yumarak. Öte yandan hayvanseverler bu duruma büyük tepki gösteriyorlar. Kısırlaştırma çalışmaları ile en azından yaşayanların öldürülmesine engel olmaya çalışıyorlar. Peki kuduz bir köpek öldürüldüğünde ne oluyor. Genelde hayvanseverlerde dahil olmak üzere kimsenin gıkı çıkmıyor. Çünkü risk büyük ve insanlığı tehdit ediyor. Burada kamu adına hareket edenlere kimse bir şey demiyor.

Gencecik fidanlarını, bakanlarını, başbakanlarını idam etmiş bir ülkeyiz. Demokrasi ve özgürlük mücadelemiz bir şekilde darağacına yaslanarak gelişmiş. Peki AB yasalarına uydurduğumuz kanunlarımızla başbakan asılmış bir ülkede kimler idam edilmekten kurtuldu. Başta çocuk katili terorist başı öcalan olmak üzere, bir takım aflarla çıkıp yine ortalığı kan gölüne çevirmiş cani ruhlu katiller. Cmuklar onlar için, adil yargı onlar için, demokrasi onlar için.

Devlet gerektiğinde vatandaşlarının can güvenliğini korumak için öldürmek zorunda kalabilir. Terör mücadelesini meşru yapan da budur. Silah kullanma yetkisini, kolluk kuvvetleri yasalardan aldığı güçle kamu yararını gözeterek kullanır. Bu nahoş bir durum gibi gözükse de (aynı kuduz vakasında olduğu gibi bazı insanların ellerine silah geçince gözünü kırpmadan insan öldürebildiği durumlarda ) devlete düşen görev bu tür zararlı sözde insan(!)cıkları ebediyyen rahat duracakları toprağın altına göndermektir.

İki yönden işe yarar bu durum:
Birincisi o kişi elimine edilir ve topluma zarar vermesi önlenir, ikincisi ise bu tür hayvani hisleri ağır basan insan(!)cıklara bu işin bedeli ibret olarak gösterilir. En ilkel cezalandırma yöntemi gibi gözüken bu durum aynı zamanda en kesin çözüm aracıdır.

Hangi çağda yaşıyoruz diyorsunuz.

haklısınız ama cevap basit:
ülkemizde bir düğünü basarak 45 kişiyi otomatik silahlarla tarayan, genç, yaşlı, çoluk çocuk, hamile kadın demeden öldüren 5-6 akraba(!)sının olabildiği bir çağda yaşıyoruz.

hiç boşuna kafa yormamıza gerek yok.
ben pes ettim. kural basit: katil katledilir...
diğerleri kan davası derdine düşüp yeni cinayetler işlenmeden bence devlete düşen "idam cezasını katiller için yeniden yürürlüğe koymaktır"

haber için kaynak: linke tıklayınız.

ErkanBAL

NOT: Devletin asli görevinin vatandaşların geri kalmışlıktan, feodaliteden, toprak ağalığından halkın kurtarılması, refah, kültür ve medeni algı düzeyinin yükseltimesi olduğunu gözardı etmeden yaşanan olay üzerine kaleme alınmıştır.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Tükenmez kelimelerim



Derler ki; alacağınız nefes sayılıdır. Kaç kez çarpacağı kalbinizin ve kaç kez Allah diyeceği yüreğinizin yazgınızda bellidir.

Kaç kez "seni seviyorum" diyebileceğim acaba? Kaç kez "canımın içi" ve kaç kez "bi tanem"

Kaç kez "canım" diye sarılabileceğim. Kaç adım atacağım beni sana getiren yollarda ve kaç basamak merdiven çıkacağım evimize gelirken. Hepsi bellidir.

Kaç kaşık çorba girecek ağzımdan içeri, kaç yudum su içeceğim. Kaç nefes alacağım derin derin "senim'i" içime çekerek. Kaç kez ömrümüzde aynı odanın içinde birlikte nefes alacağız ve kaç kez küsüp darılıp, sırtımızı dönüp yatacağız.

Kaç kez sesimi yükseltip konuşacağım sana ve sen kaç kez darılacaksın bana ve... kaç yaprak döküldükten sonra ömrümüzden gülümseyeceksin yine bana, bellidir.

Kaç kez birlikte otobüse binip uzaklara gideceğiz, kaç tur dönecek otomobilimizin tekeri. Kaç adım atacağız elimi ilk günün ürkekliği ile sağa sola bakınarak tutarken sen, bellidir.

Kaç kez gün doğacak penceremize ve kaç sabah birlikte uyanacağız erken, erken. Kaç kahvaltı, kaç zeytin soframızda ve kaç kez çekirdek çıtlatacağız çay bahçelerine giderken bellidir.

Ölürsem şayet senden önce; (ki öyle temenni ederim) kaç ihlas kaç fatiha okuyacaksın bana. Ya da kaç kez sitem edeceksin bırakıp gittim diye ardıma, bellidir.

Kaç kez sesleneceğim "canım" diye "kanım" diye "karım" diye "kâr'ım" diye sana bellidir.

Bir gün başucumda ellerini açtığında yaradana, kulağını rüzgarın sesine ver ve dinle:

"tırnak içinde" TÜKENMEZ KELİMELERİM......

Erkan BAL

27 Kasım 2009 Cuma

Darwin, marwin ve ben



Muhteremi hiç sevmem. Çünkü düz mantıkla bana "Maymun oğlu maymun demiştir". Bu sözü aynen kendisine iade ederim efendim.Ancak şaka bir yana bilim söz konusu ise bir bilim adamını sevmek ya da sevmemek durumunda olamazsınız. Siz ancak duruşunuzu belirlersiniz ki benim duruşum Charles Darwin'in yanı değildir.

Kendisi marksizmin din afyondur yaklaşımına da büyük destek sağlayan bir teori ortaya atmıştır. Yıllar boyu neredeyse kendini SOL olarak tanımlayanlar tarafından ülkemizde ve bütün dünyada tek bilimsel gerçek gibi beyinlere kazınmaya çalışılmış bir teoridir darwinin insanın atasını maymuna bağlayan teorisi. Olay sadece maymuna bağlanması ile hatırlansa da hayatın denizlerde başladığı ve balıkların karaya çıkarak "evrile evrile" insana ulaştığımızı anlatır evrim teorisi.

Big-bang (büyük patlama) teorisi ise "yaradılış" kuramı ile uyum sağlayan ve tüm evrenin ve dünyada hayatın bir büyük patlama ile meydana geldiğini iddia eden başka bir kuramdır.

Din dogmadır derler doğrudur. Hangi dine inanırsanız inanın bir takım değişmez doğruları da kabul edersiniz. Ancak dinlerde de yorum farkları vardır. Algılar düz anladığımız şekilde olmayabilir. O dinin önderinin öğretileri ve ileri gelenleri, aydınları yorumları ile algıların gelişimine katkı sağlarlar.

Charles Darwin kuramının bence kuram olarak kalması bir dinin yerine ikame edilmediği sürece, tek doğru gerçek gibi dayatılmadığı sürece insanların bu konuda da bilgi ve fikir sahibi olmalarında sorun yoktur.

Eğer darwinin evrim teorisini bir İZM yaparsanız ve bunu geçmişte olduğu gibi tek bilimsel gerçek diye insanlara dayatırsanız netice insanalara bir DİN dayatmış olursunuz ki bu da laik devlet yapısı ile çelişir ve bilime hizmet etmez.

Ancak fırsat bu fırsat diyerek bu kez aksi bir teoremi tek bilimsel gerçek olarak empoze eder ve Darwin kuramını yok sayarsanız yine benzer bir yanılgıya düşersiniz.

Din size bir kurtuluş reçetesi ve kendi doğrularını vaaz eder. Bir dinin inananı olarak siz de dilediğinizce özgür inanır ve bu doğrultuda yaşamaya çalışırsınız. Ben Darwin teorisine inanmıyorum ve yaradılışa iman ediyorum. Teorileri tartışmak da bir bilim adamı olmadığım için benim işim değil.

Gelelim bu yazıya sebep olan olaya... Hepimizin bildiği gibi Darwin'in doğum yıldönümü dolayısıyla Tübitak'ın bilimsel bir dergisinde hazırlanan kapak değiştirildi. Daha doğrusu olay kamuoyuna öyle yansıdı. Mutlak manada doğrudan haberimiz yok.

Olay eğer bu şekilde gelişti ise bilimsel bir kurumda bir tek kuramdan yana tavır konulmuş olur ki, bu etik değildir. Bunu yapanlar ister din adına ister siyasi görüşleri adına yapmış olsunlar bu durum mantıklı ve hoş değildir.

Ancak şurası da bir gerçektir. Gazetelerde manşetler önemine binanen değişir. Dergi yayıncılığında da ne tür bir dergi olursa olsun birden fazla kapak hazırlanıp biri diğerine tercih edilebilir.

Bugün Darwin kuramının üzerinde ciddi şüpheler vardır. Aksi kuramları destekleyen bulgular artmıştır. (Buzullarda bulunan çok eski çağlara giden kadın ve erkek fosilleri insanın o yıllarda da insan olduğunu göstermektedir)

Kapağı ve dosyayı hazırlayan editörler dergide istedikleri derecede yer bulamamış olmaktan rahatsız da olmuş ve bunu medyaya taşımış da olabilirler. Çünkü bu tür yerlerde bir köşe kapmaca ve kadro savaşları yaşandığı da aşikardır. Anladığım kadarıyla durum öyle de değildir.

Sözün özü, bilimsel bir dergide bilim konuşulmalı ve önceliği bilimsel veriler tayin etmelidir. Ancak hiçbir bilimsel kuram tek gerçek gibi empoze edilemez. Edilirse adı din olur. Zaten teorilerin mantığı buna terstir.

Dini referansları olan biri olmasına rağmen devlet bakanı Mehmet AYDIN'ın olaya bakışı bence olumlu bir gelişmedir.
Umarım bu işe kafa patlatıp, bir şekilde emek vermiş olan Darwin bir yerlerden "kuyuya bir taş attım" diyerek gülümsememektedir.

ERKAN BAL

Not: Konu ile ilgili TUBİTAK açıklamasını merak edenler aşağıdaki linkten bilgi alabilirler.

http://www.tubitak.gov.tr/home.do;jsessionid=B9B8D871F8E8E9D5DA4FDC0F115D12D5?ot=5&rt=&sid=0&pid=0&cid=13654

25 Kasım 2009 Çarşamba

Yarım kalmış yazılar



Çeşitli zamanlarda yayınlamak üzere kaleme aldığım ama bir türlü tamamlamaya fırsat bulamadığım yazılarımdan bir kısmını zaman içerisinde tamamlamaya fırsatım olacağını umarak topluca sunuyorum. Bunlar da yarım kalmış hayatlar, yarım kalmış an-ılar gibi yarım kalmış yazılar...

SAÇLARIMDA ÜÇÜNCÜ BEYAZ DALGA
Hemen hemen hepsini hatırlıyorum. Sonuncusu ekonomik krize denk geldi. Bir önceki oğlumun motosiklet kazasında bacağının kırılmasına rastladı. İlkinde de kardeşim kaza yapmıştı.

Yeşilçam filmlerinde görür de inanmazdım. Hadi canım insanın saçı bir günde ağarır mı diye. Bir günde olmasa da bir traştan öbürüne ağarmış. Berberim öyle diyor. Ağabey son 3 ay içinde büyük stres yaşamışsın, geçen sefer saçlarında tek tük aklar vardı artık yarısından fazlası ak pak. Yakında pamuk dede olacağım bu gidişle.

Saçlarıma karlar mı yağmış, benim mi Tanrım bu soluk yüz. Ya bir ömür boyu dost olduğum aynalar. Niye küs görünürsünüz? Dizeler tam böyle miydi tam bilmiyorum. Şair de Ahmet Muhip DRANAS olmalı...

TAHAMMÜLSÜZLÜK VE ÖTEKİLEŞTİRME
Oğlum sömestr tatilinden döndüğünde sakalları benden uzundu. 15 günde 3-5 kez söyleyip kısaltmasını istedim. O ise kafasına göre takıldı. Biraz kısalttı. Sonra düşündüm ben de gençken sakallı halimi severdim. Peki, neden oğluma bile tahammül edemiyorum?

İşte toplum olarak yaşadığımız bu. Aynı olsun istiyoruz herkes. Bize benzesin. Bu Amerika'da beyazların yaptığı kadar olmasa da çok benzeşen bir durum. Hem bize benzesinler istiyoruz benzemeyince de kolayca ötekileştiriyoruz.

Ötekileştirince zaten otomatikman suçlu oluyor karşımızdaki. Hatalı ve hatasını düzeltmesi gereken kişi konumuna düşüyor.

Oysa benzeşmek çok da iyi bir şey olmasa gerek. Zaten kendimizde düşüncelerimizle tuttuğumuz futbol takımlarıyla yaşadığımız coğrafya okuduğumuz okulla kolonileşiyoruz. Bırakın bazılarımızda farklı kalsın.

ADAMI TARAF ETMEYİN KARDEŞİM
Taraf olmayan bertaraf olur diye bir söz vardır ama ben taraf olmaktan yana değilim. Tabi ki bir dünya görüşüm var. Tabi ki kendi kimliğim, kişiliğim düşüncelerim ve bir yaşam tarzım var. Ancak bunlar değişmez tanrı kuralları değil ki. İnsan değişen ve gelişen bir canlıdır.

Ülkemizde ki ve dünyadaki bazı görüş ve düşüncelere taban tabana zıt olduğum gibi bazı düşüncelere sıcak bakıyor olabilirim. Körü körüne bir şeyleri tutup karşıma çıktığınızda sizin bu aptalca tavrınıza karşı herhangi bir fikrin paraleline düşmekten mi korkmalıyım. Aman şu'cu - bu'cu demesinler diye sizin dediğim dedik çaldığım düdük fikirlerinizle mi uyuşmalıyım?

BENİM DE KAHRAMANLARIM VARDI
Benim de kahramanlarım vardı. Hiçbirisi memleketi kurtarmadılar tek başına. Adları ne CHE ne DENİZ ne YILMAZ ne de NAZIM'DI...

Ahmet'tiler, Mehmet'tiler, Ayşe'ydiler, Fatma'ydılar, Emine'ydiler. Zaten de başkası olsunlar istemezdim. Ne dünyayı kurtaran Süpermen'diler ne de başka biri. Anamdılar, babamdılar, akrabamdılar.

Ama onlar benim kahramanlarımdılar.

ÇOCUKLAR NASIL DİNCİ YETİŞİYOR
Geçenlerde melike bir TV dizisi filminde görmüş olmalı. Eline Elifba'yı alıp bir şeyler okudu ve eşimle bize kilise nikâhına benzer ritüellerle bir nikâh kıydı. -Sizi karı-koca ilan ediyorum "âmin" dedi.
Yine benzer şekilde birçok yabancı filmde Yahudi (kipa) şapkaları, ayinleri evimizin içine giriyor... Bazı aileler bu etkilere karşı çocuklarını farklı yönde bilinçlendirelim derken bu kez tam zıddı bir şekilde her şeyi dine göre tanımlamaya çalışıyorlar. Yani medya eliyle yapılan bir hatayı önce kendileri, başa çıkamayacaklarını anlayınca da sonra cemaatlerin çözmesini istiyorlar

BIRAKIN ERKEKLER AĞLASIN
Toplumumuzda erkekler ağlamaz diye bir söz vardır. Ama "erkekleri ağlamayı bilmeyen toplumların kadınları ağlamaya mahkûmdur" bence.
Bu yüzden bırakın erkekler de ağlasın...

TERAZİNİN ÇİLESİ
Hayat dengede durma sanatı demiştim bir şiirimde. Hayatta üstlendiğiniz role göre çektiğiniz sıkıntılar vardır.

Terazi olmak yazılmışsa kaderinize. Kim haklı kim haksız değil tıpkı Nasreddin hoca gibi siz de "sen haklısın-sen de haklısın" demek durumunda kalırsınız.
En zoru da budur aslında. İki arada bir derede kalmak derler. Ne şiş yansın ne kebap derken, ne yardan geçeyim ne serden derken, ne Ali'ye ne de Veli'ye yaranabilirsiniz.

Kriz günlüğü



Nefesin kesildi... susadın da şimdi sen.

Sesim geliyor mu?.. kulaklarının uğultusuna karışıp,

Sana güzel şeyler söylüyorum... nefes nefese kalışın bundan.

Şarkı söylemeyi bilmem ama, mırıltılarım şarkı tadında... ve rüzgara karışıyor,

saçlarını dağıtan rüzgara...

Bir ağaca yaslan... Az soluklan... Biliyorum, biliyorum yükün ağır.

Sevdamın hafif olduğunu kim söyledi...

okkalı bir şamarı haketmiş olmalı bunu söyleyen... kem sözlere bakma sen.

Kar buz, ayaz içinde ter bastı ruhunu değil mi?...

Eğil, aklın kaç karış havada şimdi. Yüksek dallara çarpacaksın.

Şşşş... Nabzın kaç atıyor? böyle.... Söyle...

Dedim ya yükün ağır, denizde yelkenlileri alıp götüren rüzgar... karada eteklerine dokunabilir ancak...

Dokunmasın Alçak... Alçak rüzgar, hain rüzgar. Söyle nerede bahar?

Yok, yok bu böyle olmayacak...

Madem ki yollar birlikte yürümek içindir, omuz vermeli omuzuna... Tutmalı ellerini.

Mevsim bahar olurken, yokuşlar birlikte çıkılacak...

24 Kasım 2009 Salı

Hayatınızda birine torpil yapın



Nostalji bu duygunun adı sanırım:
Ama yine de sevdiklerini yâd etmeli insan, hele eli kalem tutuyorsa. Geleceğe yaşadıklarından öğrendiği bir şeyleri aktarmak neredeyse boynumuzun borcu gibi geliyor bana. Bu anlamda paylaşmayı ve okumak kadar yazmayı da seviyorum.

Adı: Gülşen Soyadını da hatırlıyorum ilkokul öğretmenimin. Kömürcü olacaktı. Neden bilmem ama yeni mezun öğretmenlerle büyüdük hep. Gerçi bir derse bir sömestrde iki öğretmen girse de bir güzellik yine de yeni insanlar tanımanız açısından.

Hele küçük bir kasabada yaşıyorsanız 60 lı yıllarda hayatınıza renk ve fark katan sadece bir radyo; masal saati ve yeni şehre yeni gelen insanlar oluyor. İyi biliyorum o zamanlarda, ki daha eskiden daha da güzeldi derdi rahmetli babam: Öğretmenler öğretmen evlerinde kâğıt oynayıp sigara dumanı içerek ömürlerini tüketmiyordu. Sosyal ve ekonomik durumlarının bugünlerden çok daha iyi olmadığı ise bir gerçekti.

Yine de evlere, işyerlerine veli ziyaretlerine giden öğretmenler bilirim. Gerçi nerde öyle veliler nerde öyle öğrenciler demek de mümkün. E, ne derler eskiler “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer”

Gülşen öğretmen genç zayıf kara kuru bir kızdı ama güleç yüzlü ve sevecendi. İhtimal annesinin örmüş olduğu orlon elişi kollu kazaktı kış günlerinde üstüne tek aldığı serveti. Ben okula alışık olmayan her ilkokul 1nci sınıf talebesi gibi ürkerek gitmiştim okula ama Gülşen öğretmeni sevmiş derslere ısınmış artık sevinerek ve koşarak gider olmuştum. Her sabah bir sevinç coşku ile uyanıyor kahvaltımı onun tavsiye ettiği gibi yapıyor (her dediği soframızda olmasa da ki eminim onun sofrasında da yoktu) vaktinden önce saçlarım taralı ayakkabılarım boyalı (ya da su ile ıslatılıp silinmiş) sıramda yerimi alıyor ve avazım çıktığı kadar bağırıyordum. ‘Türküm doğruyum çalışkanım’. Çalışkandım da.

Günler su gibi akarken bir gün kara haber geldi. Okul müdürü sınıfımıza geldi yanında uzun saçlı sarışın bir bayan öğretmen ile. Neler olduğunu anlamıyorduk ama parmak parmak işaretlendik yeni öğretmen tarafından seçildik. Seçilmişlerin arasında ben de vardım. Yeni öğretmenin bizim hakkımızda hiçbir fikri yoktu seçerken sadece yüzlerimize bakmıştı ama hiçbirimiz bilmediğimiz bu yeni durumdan memnun olmuş görünmüyorduk.

Kara haberi yine müdür verdi .
- Seçilenler B sınıfına yeni öğretmeninizle gidecekler. Sınıfınız çok kalabalıktı böylece daha iyi eğitim görebileceksiniz.

Sustum, sustuk... Eve geldim çantamı fırlatıp attım ve ağlaya ağlaya anneme “Ben okula gitmeyeceğim bundan sonra” dedim.
—Öğretmenimden ayırdılar istemiyorum ben yeni öğretmende okumak.
Annem, babam ne kadar uğraştıysa beni ikna edemediler ve o gün okula gitmedim.

Annem öğleden sonra elimden tuttu ve beni Gülşen öğretmenin evine götürdü. Ağlayan sümüklü bu ilkokul öğrencisinin öğretmeninden ayrılmak istemediğini anlatacaktı ona ama Gülşen öğretmen de ağlıyordu. Öğrencilerimden beni ayırdılar diye. Yine de beni teselli etti. Yarın dedi hiçbir şey olmamış gibi gel sırana otur ben anlatırım müdür beye durumu. Ben de öyle yaptım. Az diken üstü de olsa bir günlük aradan sonra eski sınıfımda sevgili öğretmenimle dersteydim. İkinci dersten sonra sanırım teneffüste Gülşen öğretmen beni aldı müdür beyin odasına götürdü. Müdür beyin yanında yeni gelen bayan öğretmen de vardı ilk gözüme takılan onun da kızarmış olan gözleriydi.

Müdür bey niçin yeni sınıfıma gitmek istemediğimi sordu cevap vermedim konuşamadım da ama babamın her zaman yetim çocuklar gibi boynunu bükme! diyerek kızdığı bir hal ile boynumu büküp sessizce durdum. Gülşen öğretmen beni dışarı arkadaşlarımın yanına gönderirken diğer bayan öğretmen hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

—Niçin bu çocuklar benimle okumak istemiyorlar, niye beni sevmediler diye...

Oysa eminim o da sevilesi bir öğretmendi ama biz hayata gözlerimizi Gülşen öğretmenle açmış minik insanlardık. Bilemiyorum şimdi öğretmenler de hepimiz gibi değiştiler mi. Onlar da öğrencilerini “iş” olarak mı görüyorlar ya da mesai müddetince katlanılması gereken uslanmaz haylaz küçük insanlar olarak mı? Ya da hala mesleklerine âşıklar mı?

Umarım, dilerim minik insanları okulla ilk buluşturan tüm öğretmenler mesleklerine hala âşıktırlar. Ve minik insanlar da öğretmenlerine…

----------------------------------------------------------------------------------------
Dip Not:
Sanırım Gülşen öğretmen bana o gün bir iltimas geçti kendisini ve okulu seven bir öğrenciyi kayırdı. Ne çok varlıklıydık ne de özel biri, aile dostu ya da bir yakını. Onun için; yeni tanıdığı kendini seven ve kendisi için ağlayan bir minik insandım ben sadece. Ama bu güzellik ve jest hayatımda yer etti. Hala yazarken bile o ağladığım anı anımsayıp gözlerim doluyor.

Siz siz olun gerektiğinde (eğer kimselere zarar vermiyorsa) katı kuralları olan biri olsanız bile sevdiklerinize küçük iltimaslar geçin. Hele bu insanlar ilk gözlerini sizde açmışlarsa. Öyle garipL insanlarız ki hepimiz. Küçük torpilleri hak ediyoruz bence.




Melike bir gün bana dedi ki;


-Baba bak, senin yüzündekiler gibi "benim de kolumda sakallarım çıkmış!"
 





Melike bir gün bana dedi ki;


-Baba bana "Keloğlan" masalı anlat, ama kız olsun!
 



Melike bir gün bana dedi ki;


-Baba bana "Hacıgöz'le Karavat" masalı anlatsana!
 

8 Kasım 2009 Pazar